Birçok insan yıllarca İngilizce çalışmasına rağmen konuşmaya başladığında aynı problemi yaşar: Cümleyi önce Türkçe düşünür, sonra zihninde İngilizceye çevirmeye çalışır.
Ardından doğru gramer yapısını hatırlamaya, uygun kelimeyi bulmaya ve bunları bir araya getirmeye uğraşır. Sonuç ise çoğu zaman birkaç saniyelik sessizlik, stres ve "Konuşamıyorum." hissidir.
Peki sorun gerçekten kelime eksikliği veya gramer bilgisi mi?
Dil edinimi üzerine yapılan araştırmalar, bunun sandığımız kadar basit olmadığını gösteriyor. Beyin, akıcı konuşmayı tek tek kuralları hesaplayarak değil, tekrar eden ve anlamlı dil girdilerini otomatikleştirerek geliştiriyor.
İşte bu nedenle birçok kişi yıllarca gramer çalışmasına rağmen konuşurken hâlâ tercüme yapmak zorunda kalıyor.
Beynimiz Neden Sürekli Tercüme Ediyor?
Aslında beynimiz yanlış çalışmıyor; sadece ona yıllarca yanlış bir görev verdik.
Çoğumuz İngilizceyi şu sırayla öğrenmeye çalıştık:
Önce gramer.
Sonra kelime ezberi.
Ardından çeviri.
En sonunda konuşma.
Bu sistem sınavlarda işe yarayabilir. Ancak gerçek hayatta spontane konuşma gerektiren durumlarda beyin her cümleyi analiz etmeye başlar. Konuşma ise analiz hızından çok daha hızlı gerçekleşen bir süreçtir.
Siz doğru zamanı, doğru fiili ve doğru kelimeyi düşünürken konuşma fırsatı çoktan geçmiş olur.
Bu yüzden birçok kişi "Daha fazla kelime öğrenmeliyim." diye düşünür. Bir süre sonra buna rağmen akıcılık oluşmayınca bu kez problemi özgüven eksikliği sanır.
Oysa çoğu zaman sorun özgüven değil, beynin yıllardır analitik düşünmeye şartlandırılmış olmasıdır.
Bebekler Bize Ne Öğretiyor?
Dil edinimi araştırmalarında en dikkat çekici örneklerden biri çocuklardır.
Hiç iki yaşındaki bir çocuğun gramer kitabı çalıştığını gördünüz mü?
Ya da fiil çekimleri ezberlediğini?
Elbette hayır.
Buna rağmen birkaç yıl içinde kendi ana dilini doğal bir şekilde konuşmaya başlar.
Bunun nedeni, beynin dili kuralları hesaplayarak değil; tekrar eden sesleri, anlamları ve örüntüleri fark ederek öğrenmesidir. Çocuk önce uzun süre dinler. Çevresindeki insanların jestlerini, mimiklerini ve söylediklerini birbirine bağlayarak anlam üretir. Konuşma ise bu sürecin sonunda kendiliğinden ortaya çıkar.
Dil biliminde bu sürece ilişkin birçok yaklaşım bulunur. Özellikle anlamlı ve anlaşılabilir dil girdisinin (comprehensible input) uzun vadeli dil gelişimindeki rolü ile fiziksel tepkiye dayalı öğrenme yaklaşımları (Total Physical Response) bu fikri destekleyen önemli çalışmalardır.
Yani konuşma, öğrenmenin başlangıcı değil; sonucudur.
Yetişkinlerin Avantajı Aslında Daha Büyük
"Bebekler zaten tercüme yapmıyor." diyebilirsiniz.
Doğru.
Fakat yetişkinlerin de önemli bir avantajı vardır. Biz zaten bir dili biliyoruz. Bu nedenle duyduğumuz yeni dili mevcut bilgi birikimimizle anlamlandırabiliriz.
Bu yüzden yetişkinlerin sürekli çeviri yapmasına gerek yoktur. Tam tersine, beynin yeni dili doğrudan anlamlandırmasına izin vermek çoğu zaman daha verimlidir.
Elbette okuma ve gramer tamamen gereksiz değildir. Ancak bunlar konuşmanın temelini oluşturmaz. Konuşmanın temeli, yeterli miktarda anlamlı ve tekrar edilen dinleme girdisidir.
Otomatikleşme Nasıl Oluşur?
Bunu araba kullanmayı öğrenmeye benzetebilirsiniz.
İlk günlerde her hareket bilinçlidir. Debriyaj, vites, ayna, sinyal...
Hepsini tek tek düşünürsünüz.
Yıllar sonra ise aynı anda hem araba kullanabilir hem de yanınızdaki kişiyle rahatça sohbet edebilirsiniz.
Çünkü davranış artık otomatikleşmiştir.
Dil de tam olarak böyle çalışır.
Akıcı konuşan insanlar cümle kurarken fiil çekimlerini hesaplamazlar. Beyin, daha önce binlerce kez karşılaştığı dil örüntülerini otomatik olarak üretir.
İşte gerçek akıcılık budur.
Peki Ne Yapmalıyız?
Eğer amacınız yalnızca sınavdan yüksek not almak değil de gerçekten İngilizce konuşabilmekse, çalışma şeklinizi değiştirmeniz gerekir.
Önceliğiniz sürekli yeni kurallar öğrenmek yerine, seviyenize uygun anlaşılabilir ses girdileriyle beyninizi düzenli olarak beslemek olmalıdır.
Aynı ses kayıtlarını tekrar tekrar dinlemek ilk başta sıkıcı gelebilir. Ancak tam da bu tekrarlar sayesinde beyin örüntüleri fark etmeye başlar. Bir noktadan sonra kelimeleri tek tek çevirmek yerine doğrudan anlamaya başladığınızı fark edersiniz.
İngilizce düşünmek de aslında budur.
İngilizce düşünmeye çalışılmaz.
İngilizce düşünmek, yeterince otomatikleşmiş bir beynin doğal sonucudur.
Sonuç olarak ise şunu unutmamamız gerekir.
Bugün birçok insanın yaşadığı konuşma problemi, yetersiz zekâdan veya yeteneksizlikten kaynaklanmıyor. Çoğu zaman sorun, beyni yıllarca yanlış yöntemlerle eğitmiş olmamızdır.
Beyin nasıl eğitilirse, o şekilde çalışır.
Eğer onu sürekli gramer hesaplamaya alıştırırsanız, konuşurken de hesap yapacaktır.
Ama onu anlamlı, tekrar edilen ve anlaşılabilir dil girdileriyle beslerseniz, zamanla bu süreç otomatikleşir. O noktadan sonra konuşma bir düşünme işi olmaktan çıkar; doğal bir refleks hâline gelir.
Belki de akıcı İngilizce konuşmanın en önemli sırrı yeni teknikler öğrenmek değil, beynin dili öğrenme biçimine yeniden güvenmeyi öğrenmektir.
Saygılarımla
Oğuz Bozkaya